Öcalan, Sartre, Gandi ve varoluş felsefesi

Öcalan’ın, açlık grevi eylemcilerine hitaben 12 Haziran tarihli mesajında vurgu yaptığı “varoluş felsefesi” ve “Gandi” mesajı ne anlama geliyor?


“Bundan sonra bedenen, ruhen ve zihnen varoluş felsefesi temelinde gelişmenizi diler, daimi selam ve sevgilerimi sunarım.”

1999’dan bu yana İmralı’da tecrit altında tutulan Öcalan’ın, açlık grevi eylemcilerine hitaben 12 Haziran tarihli mesajında vurgu yaptığı “varoluş felsefesi” ne anlama geliyor? Varoluş, özgürlük ve direniş arasında nasıl bir bağ var?

“Varoluş felsefesi” kavramı ilk bakışta, şaşırtıcı gelse de Öcalan’ın şimdiye kadarki tüm savunmalarında “varoluşu” merkezine alarak, evren, insan, toplum, ekonomi, politika, ahlak, kapitalizm ve modernite analizleri yaptığı rahatlıkla görülebilir.

Öcalan’ın bu konudaki değerlendirmelerine göz atmadan, varoluş felsefesinin temel taşlarını ele alarak, bir kıyaslama imkanı sunmak daha aydınlatıcı olabilir. O halde Fransız filozof Jean-Paul Sartre’ın varoluçuluğu, Marksistlerin bu felsefeye eleştirileri, Öcalan’ın insan ve toplum arasındaki bağı güçlendirerek varoluşçuluğa yaklaşımını, Gandi’nin mücadele yöntemleri, liderler ve düşünürlerin ezilenlerin şiddetine dair tutumlarını irdeleyelim. Bu şekilde Öcalan’ın bir diğer mesajındaki “Gandi” göndermesini de bir yoruma kavuşturabiliriz.

SARTRE’A GÖRE VAROLUŞ FELSEFESİ

Sartre’ın varoluş felsefesi bir cümle ile şöyle özetleniyor: “Varoluşçu felsefe, insan özgürlüğünü her şeyin üstünde tutan hümanist bir felsefedir.” Sartre, bunu “varoluş, özden önce gelir” diyerek özetliyor. Hümanizm klasik tanımıyla, insan kişisinin değerlerini savunan ve kendi özgürlüğünü gerçekleştirme arayışında olan bir doktrin olarak ele alınıyor. Sartre, varoluşçuluğun bu tanımla uyumunu kanıtlamaya çalışıyor. Temel tartışmalardan birini, “varoluşçuluk bireycilik midir?” sorusu oluşturuyor. Marksistlerin eleştirisi bu yönde. Sartre bireycilik eleştirilerine daha sonraları, “Diyalektik Aklın Eleştirisi” kitabında yanıt veriyor.

MARKSİSTLERİN ELEŞTİRİSİ

Ama önce Marksistlerin ne dediğine bakalım. Marksistler açısından varoluşçuluk bir güçsüzlük, eylemsizlik felsefesidir. Varoluşçuluğun “bireyci bir felsefe”, “burjuva” ve “seyretmeci” bir felsefe olduğu yönünde eleştiriler daha da sertleştiriliyor. Oysa Sartre, kendi felsefesini özgür eylem üzerine kuruyor. Bu açıdan “seyreden bir pozisyona” indirgemek gerçekçi görünmüyor. Sartre, bu şekilde Marksist eleştiriyi reddediyor. Yine de bir çok felsefe yorumcusuna göre, varoluşçuluk özünde bireyciliği ifade ediyor. Bunun yanıtını, Sartre’ın haksızlık karşısında aldığı tutumlar ve felsefesinin bütününde aramak gerekiyor.

VAROLUŞ, ÖZGÜRLÜK VE SORUMLULUK

İnsanı varoluşun merkezine alan Sartre, tanrı fikrinin kaldırılmasının zorunluluğuna da işaret eder. Zaten açık bir şekilde ateist olduğunu belirtir. Anlam kazanan tek durum, insanın özgürlüğüdür, bu nedenle tanrıya başkaldırmayı gerektirir. Sartre, varoluş ile özgürlük arasında güçlü bir bağ kurar. Ona göre insan özgür olmaya mahkumdur ve kendi varoluş değerini yaratmak zorundadır. Kuşkusuz bu da eylemsizlikle mümkün değildir. Sartre’a göre insan karar verdiği şey haline gelir, kendisini seçerek varoluşunu yaratır. Sartre, duruma anlam verenin insan olduğunu, yalnız kendinden değil, bütün insanlardan sorumlu olduğunu belirtirken, insanın kendisini seçmesinin bütün insanları seçmek olduğu anlayışını taşıyor. Diğer bir ifadeyle, kendisine karşı sorumlu olan, herkese karşı sorumludur. Bu felsefede tanrı olmadığına göre, bütün sorumluluk kişinin kendisine aittir. Toplum içerişinde yaşama gerçekliği ise, insanın ötekilerine karşı sorumlu olmasını gerektiriyor. İnsan, toplum, sorumluluk ve özgürlük arasındaki bu şekilde kuruluyor. Burada sözkonusu olan sorumluluğa bağlanmış bir özgürlük.

Sartre’a göre varoluşun temelini zorunluluk değil, özgürlük oluşturuyor.
Özgürlük, ortaya çıkmanın koşulu olarak tanımlanırken, bu aynı zamanda varoluşun da insana özgü olduğunu açıklıyor. İnsanın kendi özünü oluşturmada özgür olduğuna inanan Sartre, kötü niyeti de özgürlükten yoksun olma durumu olarak ele alıyor.

İNSAN ÖZGÜRLÜĞE MAHKUMDUR

İnsanın sadece tercihen değil, özgürlüğe mahkum olduğunu ve eylemlerinden sorumlu olduğunu şu sözle özetliyor: “İnsan özgürlüğe mahkumdur, çünkü dünyaya fırlatıldıktan sonra yaptığı her şeyden sorumludur.”

Ona göre özgürlükten sıyrılmanın hiçbir özrü yoktur. Kötü niyetle hareket etmek, bir “nesne” veya bir “şey” gibi davranmaya çalışmaktır. Özgürlüğü reddetmeyi “kendi olma teşebbüsü” olarak yapılan değerlendirmelere “kendi kendini kandırma” diyen Sartre, kendi özgürlüğünü özümsemeyi, özürsüz, otantik olmak şeklinde tanımlıyor.

Özgür olmak, istediğini elde etmek değil, daha çok istenilenin kendisi tarafından belirlenmesi olarak anlam kazanıyor. Yani geniş anlamıyla, bir tercihten bahsediliyor. Sartre’a göre örneğin bir ağacın seçme özgürlüğü yoktur, kendi doğasına göre yaşar. Bu durum şöyle de özetlenebilir: “Ağaç özgür olmamaya mahkumdur.” İnsanlar ise belirleme/seçme özgürlüğüne sahiptir. Sartre’ın felsefesinde seçmemek de bir seçimdir.

Sartre, özgürlük ve farkındalık arasındaki bağa da vurgu yapıyor: “İnsan özgürdür ve bunun farkındadır; bu farkındalık ile, özgürlük ve sorumluluk şuuruyla yaşamaya mahkûmdur.”

ÖZGÜRLÜĞÜN TEK SINIRI

O halde kendi özgürlüğünün bir sınırı yok mu? Sartre, kendi özgürlüğünün tek sınırının ölüm olduğunu belirtiyor. Ona göre ölmek artık var olmamaktır, varlığın kadere dönüşmesidir. İnsanın özgür olduğu için sonlu, sonlu olduğu için de özgür olduğu tespitini yapan Sartre, bu fikrini şöyle özetliyor: “Ben ölmek için özgür değilim, özgür bir ölümlüyüm.” Sartre, bu şekilde ölümün insan tasarılarına hiçbir şekilde engel olmadığının da altını çiziyor.

ÖZGÜR OLMAK İÇİN DEVRİMCİ OLMAK GEREK

İnsanın kapitalizm gibi rejimlerde kendine yabancılaştığı ve bu durumda özgür olamayacağı düşünüldüğünde Sartre’ı nasıl yorumlamak gerekecek? Sartre’ın öğrencileri, onun felsefesine şöyle basit bir yorum getiriyorlar: “Kapitalizmin hayata geçirdiği yabancı topluma karşı devrim yapmak koşuluyla istediğimi yapmada özgürüm. Özgür olmak için, devrimci olmak gerekir.”

Fransız sömürgeciliğine karşı çıkan ve angaje bir aydın olan Sartre’ın felsefesi ile eylemi bütünleştiğinde çelişkiler ancak ortadan kalkıyordu. Bireysel özgürlük, böylece kolektif özgürlüğe kayıyordu. Zira, devrimin tek başına gerçekleşmesi düşünülemez. Bireysel özgürlüğü elde etmek için de kolektif olarak hareket etmek gerekiyor. Sartre Mayıs 68 hareketi sırasında öğrencilerle birlikte yürüyordu. Burada doğal olarak bireysellik ortadan kalkıyordu. Zira, insanın, insanlığı özgürleştirmek için angaje olmak görevi vardı. Bu nedenle Sartre, “varoluşçuluk bir hümanizmdir” diyordu. Sartre’da görülen çelişkiler, eylemleri ile birleşince gerçek anlamına kavuşuyordu.

ÖCALAN’IN FELSEFESİNDE İNSAN

Öcalan da insanı merkeze alarak, evrenin bir özeti olarak değerlendiriyor. İnsan, farkındalık, toplum, hümanizm ve öz savunma, Öcalan’ın İmralı’da geliştirdiği savunmaların temel taşlarını oluşturuyor. Tüm çözümlemeler ise varoluş kavramı etrafında ele alınıyor.

Öcalan, “Bir Halkı Savunmak” adlı savunmalarında insana ilişkin tanımını şöyle yapıyor: “Kuantumla kozmosun orta yerinde duran insana da ‘mikro kozmos’ diyoruz. Çıkan sonuç şudur: Her iki evreni, kuantumu ve kozmosu anlamak istiyorsan insanı çöz! Gerçekten insan tüm algılamaların öznesidir. Ne kadar bilgimiz varsa insan ürünüdür.”

Öcalan’da tanrı ve tanrısallık kavramları derin çözümlemelere tabi tutulur, ama felsefesinin özünde tanrı değil insan vardır.

ÖCALAN’DA HÜMANİZM TÜM YAKLAŞIMLARIN TEMELİ

Hümanizmi tüm yaklaşımlarının temeline alan Öcalan, “Eskinin dar ‘yurtseverlik ve enternasyonalizm’ anlayışını aşan bir hümanizm ve doğa evren bakışını tüm yaklaşımlarımın temeline aldım” diyor.

Bireysel özgürlüğü dışlamayan aksine toplumsal sapmalar karşısında bireyselliğin önemine vurgu yapan Öcalan’ın, kapitalizmle gelişen bireycilikle sorunu olduğu anlaşılıyor. Öcalan ortaçağdaki dinsel anlayışın bireyi silmesini, toplumsallıktan sapma olarak değerlendirirken, “Hümanizm, bireysellik ve reformasyon insanı yaşamın merkezine çekmekle toplumsal varoluş tarzındaki sapmaya ciddi bir karşı koyuşu gerçekleştirmiştir” diye belirtiyor.

VAROLUŞ, DİRENİŞ VE BİREY-TOPLUM İLİŞKİSİ

Öcalan bireyi toplumdan ayrı ele almaz. Sartre’ın “insanın sadece kendisinden değil, bütün insanlardan sorumlu olduğu” tezi, Öcalan’ın insana dair çözümlemelerinin merkezinde yer alıyor. Bu nedenle Öcalan, “Yöntem ve Hakikat Rejimi” üzerine yaptığı değerlendirmelerde “İnsan bireyinde gerçekleşen her şey toplumsal olmak durumundadır” tezini savunuyor. Öcalan, burada sadece bitki ve hayvanın, hatta fiziki ve kimyasal evrenin bir kalıtçısı olarak insandan bahsetmiyor. Burada sözkonusu olan “toplumda gerçekleşen insan” olarak anlam kazanıyor.

Öcalan’a göre “toplumsal varoluş bireysel yanı yok ettiğinde, orada kölelik yerleşmiş demektir.” Bu tespitten hareketle Sovyet sosyalizminde gerçekleşenle Sümer rahip devlet sosyalizminde gerçekleşenlerin özde aynı olduğunu ifade eden Öcalan, “Birey ne adına olursa olsun eritildiğinde, onun adına kölecilik denilir” diyerek güçlü bir vurgu yapıyor.

“İnsan yaşamının olmazsa olmazı toplumsallığıdır” diyerek, ikili arasındaki bağı pekiştiren Öcalan, toplumsallığı da bireysel yaşamın örgütlülüğüne ve inşasına dayandırıyor. “Bireyden kopuk toplum olamaz (…)Birey toplumsallığını yitirdiğinde, fiziki olarak yaşasa bile, ya bir hain ve alçaktır ya da bir serseridir. Her iki anlamda da ölümcüldür.”

Birey ve toplum arasındaki bu denge kurulduktan sonra, insan bireyinde gerçekleşen her şey toplumsal olmak zorunda ise, toplum özünde nedir ve nasıl ayakta kalabilir? Öcalan, toplumun varoluş tarzının “komünal düzen” olduğunu savunuyor. Bu felsefede, bugün eğer toplum tümüyle yok olmak istemiyorsa, tüm unsurlarıyla kapitalist moderniteye karşı direnmek zorundadır. Bu tespitte ise direniş ve varoluş arasında bağ kuruluyor: “Direniş artık varoluşla aynı düzlemde olup özdeştir.”

FARKINDALIK

Sartre’ın felsefesinde “farkındalık” ne kadar önemliyse, Öcalan’da da “farkına varmak”, hayati önem taşıyor. Öcalan, Yöntem ve Hakikat Rejimi’ni oluştururken, farkına varma kelimesinin ne kadar büyüleyici ve açıklayıcı olduğunun altını çiziyor. “Yaşamın doğruya en yakın tanımı, farkına varma olarak belirtilebilir” diyen Öcalan, farkına varmadan da yaşanabileceğine göre neden bu kadar önemli olduğunu şöyle açıklıyor: “Farkına varmadan da yaşamın mümkün olduğunu biliyoruz. Fakat derinden sezinlemeye çalıştığımızda, bu mümkün olmanın pek mümkün olmadığını anlıyoruz. Uzun süre farkına varılmadan geçen sürenin yaşam değerinin gittikçe düştüğü, hatta eridiği bile söylenebilir. Ölüm olgusu bile kesinlikle yaşamın farkına varış, yani yaşamı mümkün kılmak için doğanın bir oyunu veya ustalığı gibi geliyor.”

Öcalan, Demokratik Uygarlık Manifestosu’nda tanışma ile farkında olma arasındaki bağı kuruyor: “Tanışmak farkında olmaktır. Bu ise yaşamı olanca zenginliği içinde korkusuzca yaşamak ve güçlü savunmaktır!”

ÖLÜM NEDİR?

Peki ya ölüm? Sartre için ölüm tam anlamıyla bir absürttür. Diğer bir ifadeyle insanın tüm olanaklarının olanaksızlaşmasından başka bir şey değildir. İnsanın ölümü düşünemeyeceği ve düşünmek istemediğini ifade eden Sartre, “Ölüm yalnızca insanda bulantı duygusuna yol açan olgusallıktır” diye ekliyor. Sartre’ın “özgür ölümlülük” anlayışında, kendisinden önce tasarlanmış bir dünya insanın özgür edimlerini sınırlandırsa da, asla özgürlük önünde bir engel değildir.

Benzer şekilde Öcalan da ölümü “absürt” bir ifadeye kavuşturuyor. Ölümü sosyolojik olarak inşa edilen bir insan anısı olarak değerlendiren Öcalan, “Yapay bir duygudur. Ama yaşam için çok değerli bir anıdır, daha doğrusu uyarıcı etkidir” diyor. Öcalan yaşam ile ölüm arasındaki ilişkiyi kurarken, yaşamın ancak ölümle mümkün olabildiğine belirtiyor. Ölümün de en az yaşam kadar tanımlanamaz olduğunu düşünen Öcalan, yaşamın belki izafi bir sonucu olduğuna işaret ediyor. Ölüm korkusu için de “bir sosyal ilişki” diyen Öcalan, “Ölüm belki de bu korkudan ibaret bir şey gibidir” diye kaydediyor.

ÖCALAN’IN GANDİ MESAJINI NASIL ANLAMALI

Peki insan, toplum, savaş, şiddet, direniş ve özgürlük bağlamında, Gandi’yi nereye koymak gerekiyor? Öcalan açlık grevi eylemcilerine gönderdiği diğer bir mesajında, eylemcilerin yaşamlarını tehlikeye atmamasını isterken, Gandi’nin mücadele tarzına göndermede bulundu. Bu mesajı nasıl anlamak gerekiyor? Gandi’nin tamamen şiddetsiz mücadele felsefesine dayanarak bir sonuç mu çıkarılmalı, yoksa sadece yürüttüğü sivil itaatsizlik mücadelesinin toplumsallığı ve bütünsel karakterinde mi bir yanıt aranmalı?

Gandi şiddetsiz eylem biçimini temsil ediyor. Ona göre şiddetsizlik insanlığın elindeki en büyük güçtür. Hindistan bağımsızlığının babası Gandi, şiddetsizlik için “insan tarafından icat edilen en yıkıcı silahtan bile daha güçlüdür” diyor. Şiddetsizliğin kusursuz bir hal olduğunu düşünen Gandi, kötülüğün ise şiddetle varlığını sürdürdüğünü düşünüyor. Sivil itaatsizlik, işbirliği yapmama, grev, ticari ve idari boykot, açlık grevi ve oruç gibi çok boyutlu şiddetsiz eylem biçimleri kendi zamanında işgalci İngilizlere karşı sonuç aldı. 1947’de Hindistan bağımsızlığını ilan etti. Gandi şiddetsiz eylem biçimini bir yaşam felsefesi haline getirmişti. Ancak bu pasif kalmak anlamına gelmiyordu. Pasifliği ve eylemsizliği reddederken, başkasına yönelik gönüllü her türlü şiddet biçimine karşı çıkıyordu. Bununla birlikte bir yerde şunu da ifade ediyordu: “Alçaklık ve şiddet arasında tercihin olduğu bir yerde, şiddeti tavsiye edeceğime inanıyorum.”

Gandi, yürüttüğü hareketin şiddete dönüşmemesi için her türlü acıyı çekmeye, her türlü işkenceye katlanmaya ve hatta ölüme razı olduğunu söylüyordu. Açlık grevi de Gandi’nin başvurduğu bir yöntemdi. Bir çok kez açlık grevine girdi ya da kişisel arınma için oruç tuttu. Hem içeride kendi toplumu ile hem de sömürgecilerle mücadele etmek zorunda kalıyordu. İngiliz sömürgeciliğine karşı yürüttüğü açlık grevleri, zaten sivil itaatsizlik eylemleriyle oluşturulmuş kolektif mücadele koşullarında gerçekleşmişti.

Açlık grevinin anlamını, çok boyutlu olarak gerçekleştirdiği sivil itaatsizlik kampanyasının bütünlüğünde aramak gerekiyor. Ve bu mücadele, yıllara yayıldı. Güney Afrika’dayken sosyal adalet ve insan onuru için şekillenen şiddetsiz kitlesel sivil itaatsizlik eylemleri, İngiliz sömürgeciliğine son verene kadar sürdü. Son mücadelesi Hindular ile Müslümanların silah bırakmak içindi. Grev yaptı, başarısız oldu. Hindu devleti kurulmasını isteyen bir aşırılıkçı tarafından kurşunla öldürüldü. Ölmeden önce son sözünün “aman tanrım” olduğu söylenir. Gandi’nin şiddetsizlik vizyonu da, tasarladığı yaşam biçimi de Hindistan açısından öldü.

Gandi, şiddetsiz mücadele biçimini esas alan bir idealistti. Ancak yaşamda idealin hiçbir zaman tamamen gerçekleşeceğine inanmıyordu. Ona göre anarşistlerden farklı olarak ütopya tam anlamıyla gerçekleşmekten ziyade, uyku halindeki bilinçleri uyandırmaya yönelikti.

Sonuç olarak Gandi, zoru başardı ve bugün halen esin kaynağı olmaya devam ediyor. Fizikçi Albert Einstein bile gelecek kuşakların böyle bir kişinin dünyadan geçtiğine inanmasının zor olacağını söylüyordu.

SAVAŞ KOŞULLARINDA PASİFİZM MÜMKÜN MÜ?

Bu noktadan sonra şunu sormak gerekecek: Her koşulda bu mücadele biçimi sonuç alır mı? Savaş koşullarında pasifizm mümkün mü? İşte bu çok tartışmalı bir konu. Bu nedenle farklı mücadelelerin öncüleri arasında bir tercih yapmak mümkün görünmüyor. Gandi, Sartre, Frantz Fanon, Nelson Mandela, Martin Luther King, Marx ya da Lenin arasında keskin tercihler yapmak yerine, kendi koşulları içerisinde bir anlama kavuşturmak ve sonuç çıkarmak daha yararlı olabilir. Bunlardan çıkarılacak dersler, daha bütünlüklü bir felsefe ve mücadele oluşturmaya katkı sağlayabilir.

SARTRE VE EZİLENLERİN ŞİDDETİ

Düşünceleri ile angaje olan Fransız aydın J.Paul Sarte da şiddet karşıtıydı. Ancak ezilenlerin şiddeti ile zalimlerin şiddeti arasındaki farkı net bir şekilde ortaya koyuyordu. Sartre, 1961’de Frantz Fanon’un Yeryüzünün Lanetlileri kitabına yazdığı önsözde, şöyle diyordu: “Şunu kafanıza sokun: Şiddet daha dün başlamış bir şey olsaydı, baskı ve sömürü yeryüzünde hiç var olmamış olsaydı, belki de sergilediğiniz şiddetsizlik çatışmayı yatıştırabilirdi. Ama tüm rejim, hatta sizin şiddet karşıtı görüşleriniz bile bin yıllık bir ezme ilişkisiyle yönetiliyorsa, pasifliğiniz sizi ezenlerin safına koymaktan başka bir amaca hizmet etmez.”

Egemenlerin savaşına karşı duran Sartre, şunları ekliyordu: “Her gün savaştan ürkerek kaçıyoruz, ama emin olun kaçamayacağız. Katillerin savaşa ihtiyacı var; Üstümüze çullanıp gelişigüzel vuracaklar. Büyücülerin ve fetişlerin çağı böyle sona erecek: Ya savaşacaksınız ya da kamplarda çürüyeceksiniz.”

MANDELA VE FANON’DA ŞİDDET

Mandela da tamamen şiddetsizliğe dayalı bir mücadele yürütmedi ve benimsemiyordu. Mandela’ya göre şiddetsiz direniş, karşı taraf da aynı kurallara tabi olursa ancak etkili olabilir. Mandela, şiddetsizlik devletin şiddetini durdurmadığı için işe yaramadığını belirtiyordu.

Frantz Fanon’un yazdıkları da aynı yönde: “Sömürgecilik düşünen makine değildir, akıl sahibi bir beden değildir. O doğal haldeki şiddettir ve ancak daha büyük bir şiddetin önünde eğilebilir.”

ÖCALAN’DA SİSTEMLEŞEN MEŞRU SAVUNMA

Ezilenlerin şiddeti, Öcalan’da meşru savunma ile açıklanıyor. Öcalan sadece bununla da yetinmeyerek, meşru savunmadan hareketle toplumun özsavunmaya olan ihtiyacını sistemleştiyor. Öcalan, “Demokratik uygarlık, öz savunmanın sistemleştirilmesi temelinde toplumu merkezî uygarlıkçı militarizme karşı koruma ve savunmadır” diyor.

Öcalan, ahlâk ve politika işlev görmediğinde toplumun yapabileceği tek işin “öz savunma” olduğunu belirtirken, savaş hallerinde barışın ancak öz savunma ile mümkün olduğunun altını çiziyor: “Savaş hali barışın olmaması halidir. Dolayısıyla barış ancak öz savunma temelinde anlam kazanabilir. Öz savunması olmayan barış teslimiyetin ve köleliğin ifadesi olabilir.”

YAŞAM VE DİRENİŞ

Öcalan’ın “varoluş felsefesi” ve “Gandi” mesajları, bir yönüyle insanı merkezine alan yaşama ve yaşatma anlayışına vurgu yaparken, diğer yandan mücadele biçimleri açısından zengin bir envanter sunuyor. Açlık grevlerinden hareketle yaptığı ciddi eleştirilerle birlikte, şiddetsiz eylem biçimimin açlık grevi sarmalından çıkarılarak, kitlesel, uzun soluklu, kararlı, planlı ve disiplinli mücadele biçimlerine dönüşmesi gerektiğine işaret ediyor. Buradaki değerlendirme, mücadelenin sivil-toplumsal ayağını ilgilendiriyor.

Maxime Azadi

Répondre

Entrez vos coordonnées ci-dessous ou cliquez sur une icône pour vous connecter:

Logo WordPress.com

Vous commentez à l'aide de votre compte WordPress.com. Déconnexion /  Changer )

Photo Google

Vous commentez à l'aide de votre compte Google. Déconnexion /  Changer )

Image Twitter

Vous commentez à l'aide de votre compte Twitter. Déconnexion /  Changer )

Photo Facebook

Vous commentez à l'aide de votre compte Facebook. Déconnexion /  Changer )

Connexion à %s